21 Eylül 2013 Cumartesi

Almanyada seçim var, kimi seçmeli?

Yarın Federal Almanyada parlamento seçimleri var. Birçok arkadaş gibi, benim de kafam karışık. Kimi seçmeli, kime oy vermeli?

Aşırı uçları bir kenara bırakırsak, kalburüstü sayılan partiler şunlar:
1. Hristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU)
2. Sosyaldemokrat Parti (SPD)
3. Yeşiller (Grüne)
3. Sol parti (Die Linke)
4. Liberaller (FDP)

Şu an iktidarda olan partiler hristiyan birlik partileriyle liberaller. Ve liberaller geçen ve bu dönemde gırtlaklarına kadar lobicilik ve sahibinin partisi görüntüsü çizdiler. O yüzden ben de liberallerin üzerini kalınca bir çizgiyle çizdim.

Sol partinin göçmen kökenli adayları şimdiye dek hep bir aşırı sol/ PKK çizgisinden oldu. En ılımlısı CHP'nin Almanya sürümü intibasını uyandırdı bende. Türkiye ne yaparsa yapsın onların gözünde yanlış yapmıştır. E ben almanyalıyım ama Türkiye de benim için önemli. Çünkü bağlarım var, bunu kimsenin gözardı etmesine hoş bakamam. Almanyanın menfaatleri bizim de menfaatimiz ama bu menfaatler Türkiyenin menfaatlerine aykırı olmak zorunda değil ve olmamalı.

Üstelik Sol partinin genel çizgisi de popülist bir sermaye düşmanlığından ve desteksiz seçim vaadlerinden ibaret gibi. Hani neredeyse "o ne veriyorsa benden iki mislisi" gibi bir durum. Bu nedenlerden dolayı kızıllara benden kırmızı kart.

Yeşiller yıllar içinde içlerindeki birçok akımı tasfiye ettiler. Tasfiye edilen akımlardan birisi de sübyancılar. Kuruluş yıllarının özgürlükçü havası içinde yanlış yorumlanan bir özgürlük anlayışıyla, sübyancılığın cezai müeyyidesini kaldırmaya yönelik talepler geliştiren Yeşiller, bugün o yorumları da, o talepleri de hatırlamak bile istemiyorlar. Bu aslında iyiye yönelik bir gelişme. Genel olarak özgürlükçü ve insancıl yaklaşımlarını beğendiğim bir Parti. Ah bir de Gezi kalkışmasına olan üst perde desteği olmasa..?!

Bu partinin de göçmen kökenli adaylarına ısınamadım. Sanki hepsi de birbirinin ağzına tükürmüş; mesele Türkiye olduğunda karşınızda hemen CHP'nin bir şubesiyle karşılaşıyorsunuz. Gezi münasebetsizliği ve adayları kendime yakın bulmadığım için bu seçimde Yeşillere kırmızı kart diyorum.

Irkçılığı uluslararası mercilerce de ifade edilen Sarrazini hala kapının önüne koyamadığı için sosyaldemokratlara kırgınlığım hala devam ediyor. Kolatların Gezi kalkışmasına desteği ve diğer adayları kendime yakın bulmadığım için (Türkiyenin seçilmiş başbakanına söven ve eşinin hatırını soran soysuzlara oyum haram olsun) sosyaldemokratlara bu seçimde de kırmızı kart.

Geriye bir tek Merkel annenin partisi kalıyor. Birlik partileri en azından harbi. "Ben ortanın sağı bir partiyim abi", diyor "alman milliyetçisiyim". Fakat ne yazıkki göçmen aday göstermemiş bu seçimde - en azından benim seçim bölgemde. Bu yüzden oy veremeyeceğim.

Geriye kaldı... Eyvah, geriye başka parti kalmadı. Seçimlere katılmamak olmaz. Ne de olsa seçim hakkı elde etmek için kıçımızı yırttık zamanında, şimdi seçmemek tutarlı olmaz. Hem ben seçmeyince başkası seçecek. Fakat beni de birileri temsil etmeli parlamentoda. Dur bir daha düşüneyim... Hangisini seçersem seçeyim, hiçbirisi beni temsil etmeyecek!

Bu sene bu partilerin hiçbirisine oy vermeyeceğim ama seçimlere de katılacağım. Kıytırık bir parti daha var. Bir göçmen partisi. Onlar da beni temsil etmiyorlar ama mevcut yerleşik partilere aday seçimlerinde daha dikkatli olmaları ve göçmen toplumunda karşılığı olan adaylara yoğunlaşmaları için bir işaret vermek gerekiyor. Bu seçimde oyum BIG partisine.

Ama bir dahaki seçimlere doğru dürüst adaylar istiyorum partilerden. Çünkü ben CHP'yi ne Türkiyede seviyorum, ne de Almanya da. Ve bu kadar çeşitli partilerde nasıl oluyorda hep aynı partinin uzantıları aday gösteriliyor şaşıyorum.

Ama kabahat sadece yerleşik partilerde mi? Aday vardı da yapmadılar mı? Arkadaşlar eğri oturalım ama doğru konuşalım. Kimse kimseye karşılıksız birşey vermez, hak verilmez alınır. Eğer temsil edilmek istiyorsak, haklarımıza sahip çıkmak, bazı şeyleri lehimize çeviremesek de en azından aleyhimize olmasını engellemek istiyorsak kendimiz aktif olmak zorundayız. Bu yüzden bir partiye üye olmak yetmez, parti içinde faal olmamız gerekir diyorum.

Her insanın insan olmaktan kaynaklanan hakları vardır. Fakat haklı olmakla, hakkını almak aynı şeyler değildir bir alman atasözüne göre. Azınlık mensubu olmak, maalesef her zaman ve her yerde, bu hakları sürdürülebilir şekilde elde etmek için çoğunluğu ikna etmek zorunda olmak demektir. Çünkü başka bir alman atasözüne göre kafanızla duvarı yarıp geçemezsiniz. Kafanız yarılır, duvar yine duvar kalır. Yani zorla, kavgayla hak elde edemezsiniz. Alavere-dalavere, yurtdışı baskısı, vs. hikaye, çünkü rüzgar döndüğünde olay biter.

Bu yüzden çoğunluğu ikna ederek elde edeceksiniz haklarınızı. Bu da ne ahlakçılıkla ("ya bu benim hakkım, nasıl gaspedersin?"), ne suçlamalarla ("yine nazi damarı kabardı, pis nazi n'olacak?!"), ne de zorlamalarla ("ben de dağa çıkarım arkadaş, sağı-solu bombalarım") olur. Bu arı gibi, karınca gibi çalışmakla olur. Kuru hamaset saman alevidir, siz yaptığınız işle ikna edeceksiniz. Öyle çalışacaksınız ki, "kimi aday gösterelim?" sorusuna gerek kalmayacak.

Bunun için şartlar artık uygun, yetişmiş gençlerimiz var. Onları siyasete yönlendirmeliyiz. Artık Helva yapma zamanı...

6 Ocak 2013 Pazar

Cinler ya da Dünyada insandan hariç başka akıllı varlıklar da mı var?



İç Anadolunun, başı karlı Erciyesin (Argaios) eteklerinde sayılan doğduğum köyde bazı tuhaf hikayeler anlatılırdı.

Mesela Traktörüyle gece tarlasından dönen birisi, yol kenarında eğlenen bir gruba rastlar. Eğlencelerine onu da davet ederler ve hatta içlerinden biri traktörün yanına çıkarak onunla sohbet etmeye başlar. Bu arada Traktör yoluna devam etmektedir ve kahramanımız, sohbet ettiği kişinin ayaklarının hala 30 metre geride durduğunu görür, tüyleri diken diken olur ve gaza yüklenir. Sohbet ettiği kişi gülerek geride kalmıştır. Bir Cinle karşılaşmıştır.

Bir başkası bir Define avcısından bahseder. Hikayenin kahramanı, bu topraklarda daha once yaşamış halkların (Rum, Ermeni, Bizanslı) gömdüğüne inandığı gömülerin peşindedir ve bir gömü keşfetmiştir. Fakat gömü herhalde büyülüdür ki, onu koruyan cinler defineciye musallat olurlar ve her defasında zihnini bulandırırlar. Sonunda definecimiz gömüye ulaşamaz ve vazgeçer.

Gece isimlerinin çağırıldığını veya nereden geldiği belli olmayan sohbetlere kulak misafiri olduğunu anlatanlar da vardı. Yine Cinler.

Çocukluğumda dahi bu hikayeleri neden sadece Türkiyede iken dinlediğime şaşardım. Cinler yoksa sadece Türkiyede mi yaşıyorlardı? Ya onlardan birisi bizimle birlikte uçağa atlayıp Almanyaya gelirse? Tüylerim diken diken olurdu.

Yuvalar, çekemeyen birinin yaptırdığı büyü yüzünden dağılırdı.

Sayısız mutsuz kadın, bu işi kendisine kârlı bir meslek edinen cinci Hocalara(!) başvurur, onlarda tabii ammeye yararlı hizmetlerini, sadece masraflarını karşılayan ve elbette vergiye tabi olmayan bir ücret karşılığı ifa ederlerdi. Hiçbirisi büyü yapmaz, sadece büyü bozmayla uğraşırlardı. Büyü yapanlar hep başkalarıydı.

Daha sonra, iç bina katları mescidlerindeki kuran kurslarında koruyucu Sureler/ dualar öğrettiler bana. Yani biz Vampir ve Kurt Adam filmlerinde gösterilen haçlarla değil, bu Sure ve dualarla korunacaktık. Hem Allah istemezse, onlar insanlara zaten zarar veremezlerdi. Bu rahatlatıcıydı.

Ama bu Cinler neden hep bizim üzerimize geliyorlardı? Neden sadece türklerin yuvalarını yıkıyorlardı? Neden mesela alman komşularımıza hiç dokunmuyorlardı? Biz göçmenler mi çok zayıftık, yerliler mi çok güçlüydü? Bunda bir terslik vardı ama ne…?

Yıllar sonra bugün, dünyada insandan gayri başka bir akıllı varlığın yaşamadığını iddia eden bir yazarı (Hikmet Zeyveli, Yüksek İnşaat mühendisi, emekli Albay, İstanbul B.B. kesin hesap işleri dairesi eski genel müdürü ve Kelime dergisi yayınlayıcısı) dinliyorum. Ve bu iddiasını Kur’ana dayandırarak öyle mantıklı anlatıyor ki, iç bina mescidleri kuran kurslarındaki hocalarım bunca yıldır hangi kitabı okuyorlardı diye sormadan alamıyorum kendimi.

Cin, ünsiyetimiz bulunmayan, kimliği kesin belli olmayan, örtülü, gözlenmiş anlamlarına gelen ve kastedilen anlamını cümle bağlamında edinen bir kavram, bir kelimedir diyor. Yerine göre bilinmeyen yabancı, ana rahmindeki Embriyo (Cenin) veya bir Müteveffadır (Cenin). Karşılığı, İnsan gibi ünsiyetimiz bulunan, teşhis edilebilen, tanınan İns’dir. Kur’anın bazı yerlerinde geçen „İns ve Cin“ kavramı, yine cümle bağlamına göre türkçedeki Elalem, Herkes veya Hiçkimse anlamlarına gelmektedir.

Buna göre Melekler de, Şeytanlarda Cinlerdendir. Onların Allaha itaat edenlerine Melek, isyan edenlerine Şeytan denir. Aynen Kafirlerin ve Müminlerin insan sınıfından olmaları gibi, Melek ve Şeytanlar Cin’dir, yani kesin tanımlayamadığımız, teşhis edemediğimiz, göremediğimiz ve herhangi başka bir şekilde algılayamadığımız varlıklar.

Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu. (Bakara, 2:34) Demek ki isyan edip şeytanlaşmadan önce o da Meleklerdendi (Yahudi ve hristiyan kaynakları şeytanı düşkün bir Melek olarak takdim ederler, ki bu bağlamda doğru bir yaklaşımdır). O halde Melekler de, biz insanlar gibi irade sahibi varlıklardır.

Çünkü: Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti; melekler, "Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz" dediler; Allah "Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim" dedi. (Bakara, 2:30)

Göklerle yer arasında, kısıtlı duyularımız ve kısıtlı aklımızla algılayıp anlayamadığımız çok şeyler vardır. Cinler benim için artık onlardan değildir.

Gökler demişken… Sema veya Cennet ne gezegenimizin yakınında, ne de yaşadığımız evrendedir.

Bir yanım dünyamızın bu şekilde mantıklı ve anlaşılır izahına sevinirken, diğer yanım, günümüz dünyasında gittikçe kaybolan sihrin, gizemin ve (olumlu, masalsı anlamda) büyünün yasını tutmakta. Fakat istesekte, istemesekte; hepimiz birgün mutlaka çocukluktan çıkıp büyüyoruz, değil mi?!

Hikmet Zeyveli başka bir makalesinde, kutsal metinlerde anlatılan mucizeleri ele almakta ve onları, asli mesajlarına ters düşmeyen akılcı bir izah zeminine oturtmaktadır. Bunu belki ileride, başka bir makalede ele alabilirim.

14 Aralık 2012 Cuma

Ne söylerim, ne anlarsın...

Bir konuşmayı iyi veya kötü bulmamızın, kullanılan lisanla ilgili olması ne kadar hayret verici. Hayır, hayır, bununla yabancı bir lisanı değil, günlük yaşantımızdaki ortak dili kastediyorum.

Örneğin bir duvarcı ustasının kalfaları, ustanın konuşmasını hemen anlarlar. Doktor veya avukatları hiç karıştırmıyorum. Hepsi de türkçe konuşuyorlar ama yine de aynı dili konuşmuyorlar.

Bugünkü cuma hutbesinde böyle birşey yaşadım işte. Sevdiğimiz ilahiyatçının küçük grubu, her cuma öğleye doğru cuma namazında ve akşamları Kuranı anlama dersinde buluşur. Fakat bugünkü hutbeyi hocamız değil, arkadaşlarımızdan birisi okudu.

Türkiyede ilahiyat tahsil etmiş hocamız da aslında, diğer camilerdeki kupkuru, dünya gerçeklerinden uzak ve sıkıcı, klasik hutbelerin aksine, hayatın daha bir içinde olan, ciddi hutbeler okuyor. Fakat arkadaşımızın hutbesinde beni coşkulu kılan başka bir şey vardı.

Hutbenin konusu, insanın yetişirken çevresinden ve ailesinden aldığı formun arkasına saklanamayacağı, çünkü hayatının her evresinde, seçtiği yoldan kendisinin sorumlu ve hidayet kapısının her zaman açık olduğuydu. Örneğin Nuh'un oğullarında biri babasına karşı çıkarken, diğerleri Nuh'u takip etmişlerdi. Kabil, Habilden farklı bir yol seçmişti. Yusuf ve Bünyaminin kardeşleri, çok çok sonra pişman olup tövbe etmeden önce, kardeşlerinin günahına girmişlerdi.

Bugün benim aldığım ana mesaj şuydu: insanın her zaman seçeneği var. Yetişme şartları, seçtiği yolda ilerlemesini kolaylaştırır veya zorlaştırır. Kötü bir babanın çocukları iyi olabilirken, iyi bir baba iyi çocukların teminatı değildir.

Bu bilge sözleri mutlaka başka bir yerde de duymuşumdur fakat ancak bugün kavradım. Herhalde vaiz benimle ortak bir dil konuştuğu için.

Hayır, konuşma almanca değil türkçeydi. Yukarda değindiğim önceki vaazler de türkçeydi. Bu yüzden, bu vaazın beni neden etkilediğini düşünmeye başladım. Gözüme şu özellikler çarptı:

- konuşma nesneldi
- konuşma analitikti
- kullanılan kelimeler anlaşılırdı, diğerleri gibi tuhaf ve uçuk değildi
- konuşma harbi idi
- konuşmacı konunun tüm kalbiyle içindeydi

Arkadaşımızın sık sık konuşma yapmadığından biraz heyecanlı oluşu ve bu yüzden biraz hızlı konuşması, belki hafif rahatsız ediciydi.

Hocamız herhalde öğrencisiyle gurur duyuyordur. İnşallah bu tarz yaygınlaşır. Çünkü iyi bir konuşma, konuşmacının kelimelere nasıl takla attırdığını göstermeye değil, içerdiği bilgiyi aktarmaya yarar.

24 Kasım 2012 Cumartesi

"Biz"in görünmez milliyetçiliği

Son bir kaç gün, savaşta ilk kurbanın gerçekler olduğunu tekrar gösterdi. Yıkım ve ölüm neredeyse canlı olarak Televizyon, Radyo veya Bilgisayar bulunan her haneye ulaştırıldı - bulunmayanlara da gazetelerde canlı canlı anlatıldı. Anlatanın meşrebine göre ya bu tarafa göre, ya da diğerine göre.

Bir tarafta sayısız kadın ve çocuğun maruz kaldığı, çocuk ellerinin üzerini boyadığı roketler ve top mermileri, diğer tarafta sayısız kadın ve çocuğun maruz kaldığı intihar saldırıları veya roket yağmurları.

Burada ortak noktanın sayılarından bağımsız olarak kadın ve çocukların ızdırabı olduğu, dikkatli okuyucunun dikkatinden kaçmamıştır herhalde. Bu da zaten tek gerçek galiba.

Bir kaç gün önce bir resim aldım. Resimde Berlin İsraile kaydırılmıştı. Bazı semtleri, banliyölerden atılan roket ateşi altında gösterilmişti. İsrailin askeri harekatını haklı göstermek için hazırlanmış bir resimdi, tek taraflı ve yüzeyseldi. Yürümekte olan propaganda savaşının bir örneğiydi.

Resim, Berlin İsrailde olsaydı, Berlinlilerin Berlin dışında, çevredeki mülteci kamplarında, hukuktan yoksun, vatansız ve kalan topraklarını ellerinden alıp, tarlalarını bozan ve zeytin ağaçlarını yakan yerleşimcilere veren acımasız bir işgal rejimi altında olacaklarından bahsetmiyordu. Tabii Berlinin semtlerine düşen roketleri ateşleyenlerin, mülteci kamplarında yaşamak zorunda bırakılan Berlinliler olacağını da.

Sonra bir resim daha gördüm. Bu resim de yardımsever bir  İsrail Savunma Gücü (İSG) askerini gösteriyordu ve altyazı "İşte İSG budur" diyordu. Dostlar, evet bu da İSG'dir. Ama biz, yakaladığı filistinli gencin kolunu dipçik veya taş darbeleriyle kasten kıran asker resimlerini de hatırlıyoruz. Askerdirler - bir taraftan anne ve babalarının, sivil hayatta normal bir mesleği icra eden oğulları ve kızlarıdırlar, diğer taraftan öldürmeye şartlandırılmış ve bunun için eğitilmiş ölüm makineleri. Kimisi herşeye rağmen insanlıklarını muhafaza eder, kimisi de içlerindeki canavarın tüm iplerini kırar.

Her topluluk içlerinde adil olanları da, zalimleri de barındırır.

Bir zamandır musevi dostlar buldum ve onları anlamaya çalışıyorum. İsraili ve İsrailin politikalarını desteklemelerinin nedenini anlayabiliyorum. Kendilerini sokakta da yabancı hissetmedikleri tek ülke orası. Dünyadaki bütün yahudiler yıllık izinlerini orada geçirseler şaşırmam.

Bir edebiyat yarışması sırasında okuduğu şiirle, bir yahudi genci bunu çok açık şekilde ifade etti. Kendini açıklamak, saklamak veya farklı göstermek zorunda kalmadan sadece yahudi olabilmek. Ben bu duyguyu anlayabiliyorum.

Fakat bu cazip duygunun, içinde aynı zamanda milliyetçilik tohumunu barındırdığını biliyorum. Macarlar kendi içlerinde kalmak istiyorlar ve Sinti ve Roma azınlığını kovmaya çalışıyorlar. Bulgarlar ellerinden gelse türk azınlığı sınırdan Türkiyeye sürecekler. Fransızlar, fransız olmayanlardan hoşlanmıyorlar ve Almanya... azınlıklarından büyük ölçüde kurtuldu, şimdi kalan müslümanları kovmakla meşgul.

Yahudi Cemaati, İsrail dostuna dönüşen islam düşmanlarına boşuna güven duymuyor. Almanyada dişe dokunur bir yahudi cemaati oluştuğunda, sinagogları ilk yakmaya çalışacakların onlar olacağını gayet iyi biliyor.

Milliyetçilik bir afyondur. Ve her uyuşturucu gibi sorunları çözmek yerine, bir müddet unutturur ve üstüne yeni sorunlar ekler. Çünkü milliyetçilik bölücüdür.

Fakat insanlar büyük eserleri ancak birlikte yaparlar. En başarılı ve uzun ömürlü imparatorluklar çok kavimli olanlardır. Moğolların nüfusu, Cengiz Hanla dünyanın yarısını fethetmeye yetmezdi. Orduları birçok milletten oluşuyordu. Attila, çaresiz kavimlerin ortaklığı olmadan Roma kapılarına dayanamazdı. Roma sadece romalıların olsaydı Roma olamazdı. Anadoluya inen birkaç türk boyu, yerli kavimlerin desteği olmadan Bizansın yerini alamazdı. Ve cermen kavimleri, yolda kendilerine katılan kavimler olmasaydı, Avrupada kaybolur giderlerdi.

Amerika her ne kadar borçlu olsa da, Çin hiçbir zaman onun eline su dökemez, çünkü sistemi yaratıcı mucidler değil, mükemmel kopyalayıcılar yetiştiriyor. Çoğulculuğuyla Amerika, bu krizden çıkacak icad potansiyelini içinde barındırıyor. Çin aynı durumda olsaydı çoktan çökerdi.

Milliyetçilik aynı zamanda kör eder. Hoşa gitmeyen gerçekleri görmezden geldirir, amaç uğruna her aracı mubah gösterir, önce sürüklenirsin, sonra da bir bakarsın ki bir davanın ateşli savunucusu durumuna gelmişsin.

Halbuki, Dünyanın ulaşılamayan ücra köşelerindeki üç-beş mini kavim hariç, insanların hemen hemen hepsi melezdir. Üstelik tek tanrılı dinlerin mensubu olarak zaten hepimizin Adem ile Havvanın torunları olduğumuza inanıyoruz. Yani aslında hepimiz tek kavme mensubuz - ya da, bakış açımıza göre, hiçbir kavme.

Mutluluğumuzu başkalarının mutsuzluğu üzerine bina edemeyiz. Bundan nifak doğar, herkes mutsuz olur. Ulusal devletler, belki biraz da bu uğursuz milliyetçilik yüzünden, en kanlı son iki yüzyılın eseridir. Milliyetçilik hükmedenlere, menfaatleri uğruna gencecik insanların seve seve ölüme gitmelerini sağlayan bir imkan verir, kendi hatalarını gözden kaçırmalarını ve hatalarının sonucunda oluşan hoşnutsuzluğun suçunu güçsüz azınlıklara atmasını sağlar.

Bu yüzden, bir ülkeyi ne kadar severseniz sevin, hatta sevginizden dolayı, hükmedenleri hiçbir zaman koşulsuz desteklememelisiniz. Sürekli sorgulamalısınız ve ikna olmadığınızı hissettirmelisiniz. Ta başından hem de. Bir ülkenin namuslularının sesi en az namussuzlarınki kadar gür çıkmalıdır.

İmparatorluklar geldi geçti fakat insanlar baki kaldı. Bundan sonra da ülkeler ve büyük devletler yıkılıp, yenilerine yer açacaktır. Ne insanlar ebedidir, ne de yapıları. Fakat insanlık biraz da şansla bütün bunlardan sağ çıkmasını bilmiştir.

Oradaki ülkenin adı ister İsrail olsun, ister ileride ismini değiştirsin, ister birleşsin, ister İsrail ve Filistin olarak bölünüp yanyana dursun. Eğer sağ kalacaksa, bunu vehmettiği gücüne değil, komşularıyla olan ilişkisine borçlu olacaktır. Ve hatta, onu yönetenler komşularıyla barışma, sevinç ve acıyı paylaşma ve ortak çalışma bilgeliğini gösterebilirlerse, daha büyük bir şeyin parçası da olabilirler. Peki olmazsa?

İnsanlar binlerce yıldır yaşıyor orada - yahudiler de, arablar da, aramiler de ve diğerleri de. Allah dilerse bin yıl sonra da orada yaşayacaklar...

4 Kasım 2012 Pazar

NSU cinayetlerinin ortaya çıkmasının yıldönümünde biz neredeyiz?

Geçen yıl Federal Almanya sıradan bir banka soygunu akabinde, faillerin yakalanacaklarını anlayınca intihar ettikleri iddia edilen iki ölüm ve çetenin üçüncü elemanının, polise sığınması öncesi ateşe verdiği evin küllerinde bulunduğu iddia edilen bazı delillerle, 13 yıldır ülkenin çeşitli bölgelerinde işlenen 10 cinayetin faillerinin, ısrarla iddia edildiği gibi maktüllerin olası mafyavari ilişkilerinden değil, ırkçı derin bir çetenin kurbanı olduklarının anlaşılmasıyla sallandı.

O gün bugündür devlet çarklarında, olayı örtbas etmeye çalıştıkları intibaı veren çeşitli dosya imha eylemleri, bazı istifalar, meclis araştırma komisyonuna bilgi vermekten kaçınmalar veya eksik bilgi aktarmalar ve bazı medya organlarında hedef şaşırtıcı kara propaganda denemelerine şahit olduk. Bir muz cumhuriyetinde belki sıradan karşılanabilecek birçok karartma çabası gördük.

Bugün, buzdağının ucunun küçük bir kısmının kısa süreliğine ortada görünüşünün yıldönümüydü. Ve ülkenin birçok yerinde protesto gösterileri düzenlendi.

Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım...

Aşırı sağcı bir cinayet çetesi, 13 yıl boyunca ülkenin çeşitli bölgelerinde biri yunan, biri alman polis memuresi ve sekizi türk tam 10 kişiyi öldürüyor ve yeraltı yaşamını finanse etmek için defalarca banka soyuyor fakat bir yumurtanın dahi, tavuğun makatından çıkıp marketlerde yer alıncaya kadar takip edildiği bir ülkede değil yakalanmak, varlıkları dahi farkedilmiyor.

Öldürülenler türk oldukları için öldürüldüler. Eğer bir başka ülkenin vatandaşları olsalardı, yer yerinden oynar, Almanya nereye basacağını şaşırırdı. Bu da, burada ne kadar sahipsiz olduğumuzu gösterir.

Fakat bu durum için herhangi birini suçlamadan önce, olmayan şapkamızı önümüze alıp düşünelim. Biz ne kadar organizeyiz? Biz birbirimizle ne kadar dayanışma içindeyiz? Bizim kendimize ne kadar saygımız var?

Hiçkimse evlatlarının canını başka birinin canı için tehlikeye atmaz. Kendisine saygısı olmayana kimse saygı göstermez. Dayanışma ruhu göstermeyen, dayanışma bulamaz. Yani öncelikle biz kendimiz için ne yapıyoruz ki, başkalarından ne bekliyoruz?

Türkiyenin siyasetçileri, öncelikle vergisini ve oyunu aldığı seçmenlerine karşı sorumlu hissederler kendilerini. Doğru olanı da budur. Oy kullanamadığız sürece ne dikkatlerinde, ne de siyasetlerinde herhangi bir payımız olur. Yapabileceğimiz, yer bulabilirsek, medya aracılığıyla biraz merhamet baskısı oluşturarak bazı jestleri dilenmekle sınırlı kalır. Nitekim şimdiye kadar yapılan da odur.

Bugün ben, düzenlenen o protesto yürüşlerinden birine katıldım. Düzenleyenler silme sol örgütler ve sol parti, birkaç ufak-tefek dernekcik. Ilımlısından radikaline, yani aşırı soluna, hepsi orada. Ana slogan: "Sorunun adı ırkçılık".

Türk dernekleri?

Eh, kemalist sol örgütler ve kürt milliyetçileri. Onlarında asıl amacı, Türkiyedeki muhalif politikalarının propagandasını yapmak amacıyla oradaki kalabalığın istismarı ("Kardeşim, Türkiyedeki ölüm oruçlarının propagandasını yapmanın yeri mi burası? Orada oruç tutuyorlar, biz ise burada resmen öldürülüyoruz.").

Bir de Kenan Kolat'ın şahsında TBB ve, kendisini yukardaki gruplardan saymazsak, yeşiller eyalet milletvekili Özcan Mutlu (hakklarını yemeyelim, en azından oraya gelmeyi ve görünmeyi akıl ettiler).

Diğerleri?

"Dervişin fikri neyse, zikri de odur", der atalarımız. Yıllardır bulunduğu ülke hariç heryere yardım eden, her yerin derdiyle dertlenen, "Süvari"ler düzenleyen anlı-şanlı örgütlerimiz, alışık olmadıkları bu yeni duruma adapte olmakta zorlandılar galiba. Öyle ya, biz ne Somalideyiz, ne Afganistanda, ne Filistindeyiz, ne Suriyede, ne de Türkiyede. Nereden çıktı şimdi, buradakilerin derdiyle dertlenmek? Eski köye yeni adet mi geldi?

Yıllar önce, gençliğimin deli çağında ben de o derneklerden birinde görev almıştım. Yanılmıyorsam, uyuşturucu müptelası gençlerle ilgilenen bir derneği ziyaretimde, oradaki gençlerden birisi "şu camilerin minarelerinin biraz da bize doğru yönelmelerini isterdim" anlamında bir şey söylemişti. Yani biraz da bizimle ilgilenin, biraz da sizin yardımınızı, ilginizi, şefkatinizi görelim demeye getiriyordu.

Alınmıştım. Çünkü biz zaten var gücümüzle onların geleceği için çalışıyor, geleceğin Türkiyesine yatırım yapıyorduk. Ümmetin dertleriyle dertleniyorduk. Kaynaklarımızı çarçur etme lüksümüz yoktu.

Bugün yaşadığımız semtin büyük bir uyuşturucu sorunu var (!). Ve o sorunla ilgili yığınla kriminal olaylar. Ama biz kaynaklarımızı çarçur etmedik...

Neyse, konumuza dönelim.

Türk ve müslüman olmalarından (veya benzetildiğinden) veya görevinden (polis memuresi) dolayı öldürülen insanların anısına sahip çıkmayı akledemeyen örgütlerimiz, varlık sebeplerini ve kimi temsil edemediklerini tekrar düşünmeliler. Öyle iki basın açıklaması, birkaç temas, kapalı kapılar ardında monşerleşmeler ve topluma hamasi nutuklarla gaz vermeler yetmiyor artık. Dernekcilik oynamanın, başkanlık havası basmanın zamanı eskidendi. Bugünün dünyasında işini doğru yapmayan veya yapamayan tutunamaz. Ya kendisi çekilir, ya da başında bulunduğu kurum erir.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Sahipsiz çocuklarımız ve koruyucu ailelik müessesesi

Federal Almanya Gençlik Daireleri, problemli ailelerin çocuklarını bazen devlet himayesine alıp, koruyucu ailelere yerleştiriyor. Bu uygulamaya alman olmayan aileler ve çocukları da maruz kalıyor.

Çocukların sağlıklı büyümesi ve problemli ortamlardan kurtarılması, prensip olarak kimsenin karşı çıkamayacağı bir durum. Fakat uygulamadaki özensizlikler neticesinde, problemli ailelerden alınan çocukların, daha problemli ortamlara maruz bırakılması neticesinde dramlar yaşanıyor, çocuk ölümleri dahi gerçekleşebiliyor. Bugünlerde Federal Almanya, uyuşturucu bağımlısı koruyucu bir aileye verilen küçük bir kızın, eroinmanlara verilen methadon ilacından zehirlenerek ölmesiyle çalkalanıyor.

Bunun dışında, sadece devletin bu çocukların bakımı için ödediği ödeneğe göz diken ve bu çocukları sefalet içinde bırakan vicdansızlar, iki-üç çocuğu tek yatakta yatıran, aç bırakan, şiddet uygulayan ve - insanın tüyleri diken diken oluyor - cinsel yönden istismar eden ahlak ve şeref yoksunları da var.

Yukarıda saydığım örnekler herhalde genele teşmil edilemez ve koruyucu ailelerin ekseriyeti çocuklara gerçekten muhtaç oldukları huzur ortamını sunuyorlardır. Fakat aynı kültürel coğrafyanın çocuklarının, yine aynı kültürel değerleri paylaşan ailelerce büyütülmesi daha uygun olmaz mı? Bir türk çocuğunun, bir kürt çocuğunun, bir arap, acem, ermeni, süryani veya rum çocuğunun, kendisiyle aynı kültürel kodları paylaşan bir aileye uyumu daha kolay olmaz mı?

Aslolan elbette ailelerin sorumluluklarını bilmeleri ve çocukların kendi ailelerince yetiştirilmeleridir. Fakat insan olanın başına iş gelir. Psikolojik rahatsızlıklar, hastalık durumları, uyuşturucu bağımlılığı gibi durumlar, insanların kendi çocuklarına gereken ilgiyi gösterebilmelerine mani olabilir. Bu durumdaki çocuklara sahip çıkmak hepimizin görevi değil mi?

Konu hakkında insanlarımızı kim bilgilendirebilir? Koruyucu ailelik yapanlar, tecrübelerini nasıl paylaşabilirler?

Baykuş konmuş haneme


Sıla-i rahim diyorlar ki tatlı ziyaret,
Doğduğun yerleri görmek ve gezmek,
Canlara, sevdiklerine dönmek.

Bu yol ne uzun yoldur, tükenmez,
Nerde başlar, nerde biter, bilinmez.

Doğduğun yere derler Baba ocağı,
Babası olmayana bu acı bir anı,
Hiç tutar mı yerini ana kucağı?

Babası olmayanın ocağı olmaz,
Güneşte yanar da, gölge bulamaz.

Doğduğum topraklar sahipsiz kalmış,
Bağlamış dikenler, baykuşlar almış,
Hane yıkanlar gelip haneye konmuş

Baba ocağının bacasında yılan dolanır
Neyleyimki yılanı oraya sokan Babamdır.

Hatırla ki, bir dem büyük meclis kurulmuş,
Ağalar, beyler sıra sıra dizilmiş,
Yoldan gelen baş köşeye alınmış,

Oğul bilmiş kimde baba kucağı,
Heyhat ki, baba görmez çocuğu.

Yola vurmuş, varmış yaban ellere,
Beklemiş ki vara tatlı dillere,
Şamar ile serilince yerlere,

Bir ceketi kalmış eskilerden yadigar,
Kol dirsekte, yaka, beden dar mı, dar.

Kitap okurmuş bazen, binbir dile naz ile,
Dinlermiş çocuklar onu, huşu ile, haz ile,
Anılar geliyor işte böyle bir, bir dile,

Hesap açık, yara açık, sızı dinmiyor,
Kimse içindeki hicranını bilmiyor.

Sen mi ayrı düştün, biz mi yanlış anladık?
Sen çağırmadan mı, biz yanına vardık?
Boş çuval mıydık biz, bir kenara atıldık?

Toz olduk, binbir yelle her bir yana dağıldık,
Ayağında bağ idik, çözüm, çözüm çözüldük.

Şimdi anlatıyor hanlardan, hamamlarından,
Kucağından hiç inmeyen torunlarından,
Bizde de yok değil hani, o torunlarından,

Dervişin fikri neyse, zikri de o imiş,
Buradaki torun, meğer torun değilmiş.

Kardeşlerimi, yeğenlerimi severim tabii ben de,
Bataklıkta yetişen masum gül gibidirler bence,
Takdir-i ilahi böyle öngörmüş, böyle buyurmuş işte,

Fakat adil değilsin, bari sus, yaramı kanatıyorsun,
Affetmeye çalışıyorum, sen tekrar yaralıyorsun.